Türkiye'nin AB ve dünyadaki yeri 1
Daha önceki yazılarımızda birkaç kez Türkiye’nin dünya siyasetinde etkisinin ne olduğunu, hakikî gücünün ortaya konulup konulamadığını irdelemeye çalışmıştık. Kendi kendimize yaptığımız propogandalarda ‘bir Türk dünyaya bedeldir!’ gibi hamaset dolu söylemlerin yanında, Atatürk’ün ölümünden sonra, dışa karşı boynumuz bükük, ve çoğunlukla teslimiyetci bir siyaset uygulandığını üzülerek de olsa belirtmeye çalışmıştık.
Bu konuda merhum Ecevit’e 1997’de (ana muhalefet partisi başkanı iken yaptığımız bir ziyaret sırasında yönelttiğimiz: ‘Neden Türkiye aktif bir dış politika uygulamıyor?’ sorusuna Ecevit’in ‘Bizi kendi halimize bırakmıyorlar ki’ cevabını verdiğini; ve aynı anda devam ederek, ‘Siz ana mualefet partisi genel sekreterliği, ana muhalefet partisi başkanlığı ve başbakanlık yaptınız. Dışişleri bakanları sizin emrinizde çalıştılar. Millî istihbarat size bağlı idi. Neden bir çözüm bulunamadı?’ sorusuna merhum Ecevit gene aynı cevabı vermişti: ‘Bizi kendi halimize bırakmıyorlar ki’.
Evet bu cevap doğru idi. Türkiye’nin o günlerdeki durumu aynen ekonomik sıkıntı içinde olan bir şahsın durumuna benziyordu. Türkiye, üretemiyor, fakat, tükettiği ürünlere, kullandığı petrole, dışardan borçlanarak ödeme yapabiliyordu. Delik büyük, fakat yama küçüktü. 1970’lerde sağ, sol çatışması ve grevler ülke ekonomisini durma noktasına getirmişti. Yatırımlar durmuştu.1970’lerin sonuna doğru Ecevit’in kısa dönem başbakanlığı döneminde devletin koskoca bir büyükelçiliği 75 sente muhtaç kalmıştı. Sayın Deniz Baykal’ın enerji ile ilgilendiği bir dönemde Türkiye’nin petrol alacak parası kalmadığı için petrol kuyrukları oluşuyordu. Bu satırların yazarı o günlerde yurt dışına çıkarken alınması zorunlu olan sadece 2 doları T.C. Merkez Bankası’nın bulup satamaması yüzünden Edirne’de 3 gün mahsur kalmıştı. İşte tam bu senelerde, Yunanistan’ın Avrupa Birliği(AB)’ne (o zamanki adıyla AET’ye) girmeye karar vermesi üzerine, Türkiye’yi de davet eden AB’ye Ecevit Hükümeti ‘hayır’ demişti. Halbuki, NATO’ya Yunanistan’la beraber girilmiş; AB’ye üyelik için ‘Yunanistan giriyor, biz de girelim!’ stratejisi(zliği) ile girilmişti.
Türkiye’nin 1935-1950 yılları arasındaki ortalama büyüme hızı, sadece yüzde 1.7 idi. 1953-1983 Yılları arasında Türkiye’nin kişi başına düşen geliri (GNP) dolar bazında 2.5 misli artmakla birlikte, diğer ülkelere göre çok geride kalıyordu. Rahmetli Özal’ın liberalizasyon çalışmalarından sonra 1984-1993 seneleri arasında büyüme hızı yılda ortalama yüzde 5.5 seviyesine ulaşmış, ve bundan sonraki koalisyon hükümetleri zamanında (1994-2000) büyüme hızı (1994’deki krize rağmen) yılda ortalama yüzde 3.7 olmuştu.
Türkiye’nin kişi başına düşen geliri (GNP) dolar bazında:
1953 1963 1973 1983 1993 2003 2014
186 228 335 476 2340 4500 (14690)
2002-2007 seneleri arasında ekonominin ortalama büyüme hızı yüzde 6.7’yi aşarak, Türkiye, en hızlı büyüyen ülkeler arasında yer aldı. 2007’de millî gelir toplamı 663 milyar dolarla, dünyanın 17.ci büyük ekonomisi oldu.
Ekonomideki büyümeye oranla Türkiye’nin siyasî etkinliğinin arttığı da bir gerçek. Ekonomideki dışa açılmaya paralel olarak, dış siyasette, önce komşu ülkelerle düzelen ilişkiler, ve daha sonra da dünyadaki ekonomik kriz sebebiyle Orta Doğu’da ve Afrika’da yeni pazar arayışları, ve çok yönlü aktif dış politika uygulamaları Türkiye’nin dünyaya bakış açısını artıran faktörler olarak sayılabilir.
Haftaya dek kalın sağlıcakla...
