06 Eylül 2010, Pazartesi

Türkiye'nin AB ve dünyadaki yeri 2

Geçen haftaki yazımızda, geçmişte, Türkiye’nin aktif bir dış politika uygulıyamadığını, bunun sebebinin dış yardıma muhtaç, ve üretken olmıyan ekonomi politikaları olduğunu; güçsüz ekonomik yapı sebebiyle de içe kapanık ve güdümlü dış politikalar izlendiğini, Rahmetli Özal’ın liberalizasyon çalışmalarından sonra ekonominin ivme kazandığını, ekonomideki büyümeye oranla da Türkiye’nin siyasî etkinliğinin arttığını, yeni pazar arayışları, ve çok yönlü aktif ve etkili dış politika uygulamaları ile Türkiye’nin dünyaya bakış açısının değiştiğini örnekleriyle anlatmaya çalışmıştık.

Değişen dünya düzeninde Türkiye’nin yerini buna göre uyarlaması en akılcı bir yoldur. Bu yeni düzene uyum sağlıyabilmek için devamlı değişiklik ve yenilik yapılması, ve çok önceden stratejik plânların hazırlanması, ve uygulamaya hazır hale getirilmesi gerekir. Son çeyrek yüzyılda, yirminci asrın hemen sonunda ve yirmibirinci asrın hemen başında meydana gelen iki olay Sovyet Rusya İmparatorluğu’nun ve Amerika Birleşik Devletleri’nin (Amerika İmparatorluğu’nun) sonunun geldiğini gösteren işaretler olarak kabul edilebilir.

Daha ‘Berlin Duvarı’ yıkılmadan önce,1980’lerin sonuna doğru genç bir Alman pilotun tek kişilik uçağıyla, Sovyet hava savunma sistemlerine (ve radara) yakalanmadan Rusya içlerine kadar uçması, Sovyet Rusya’nın sonunun geldiğinin işareti olarak sayılmıştı. Aynı şekilde, 2001’de Amerika’daki ‘Dünya Ticaret Merkezi’nin ve Pentagon’un CIA’in geniş haberalma olanaklarına rağmen El-Kaide tarafından bombalanması da Amerikan İmparatorluğu’nun sonunun geldiğinin işareti olarak kabul ediliyor.

Türkiye açısından ise ‘1 Mart Teskeresi’nin TBMM’sinde kabul edilmesi, Türkiye’nin, ABD’nin (Batı’nın) boyunduruğundan (güdümünden) kurtuluşunun, kendi dış politikalarını uygulamaya başlamasının başlangıcı olarak sayılabilir. Bu olay, ve bunu takip eden günlerde Amerika’daki siyonist Neo-Con’ların ve bunların başında gelen eski Savunma Bakanı Donald Rumsfeld  ve yardımcısı Paul Wolfowitz’in Türkiye’yi aşağılayıcı tutumları, Süleymaniye’de Türk özel timi’nin başına çuval geçirilmesi, Amerika’nın PKK’yı açıktan ve gizliden desteklemesi, Türkiye’nin aklını başına getiren olaylar manzumesinin birkaç örneği olarak gösterilebilir.

Batı’nın yaptığı anketlerde, Türkiye’nin geleceğine dair yapılan tahminler, onları şimdiden korkutmaya başladı dersek pek fazla iyimser ifade kullanmış olmayız. Yapılan çalışmalara göre 2020 senesinde dünyanın 14.cü ve 2050 senesinde İngiltere’nin önünde ve dünya’nın 9.cu büyük ekonomisi olacak olan Türkiye, daha şimdiden Almanya ve Fransa’nın korkulu rüyası.

Avrupa yaşlanıyor. Ve Türkiye, genç nüfusu ve gelişen ekonomisi ile aradaki mesafeyi hızla kapatıyor. Şu anda Türkiye’de 94’ü devlete ait olmak üzere 141 üniversite eğitim veriyor. Sadece temel eğitim gören öğrenci sayısı 15 milyonun üzerinde. Her sene 400 bin öğrenci yüksek öğretim kurumlarına katılıyor. Yani, Hollanda, Belçika ve Danimarka’nın toplam nüfuslarının ve birçok Avrupa Birliği ülkesinin toplam nüfusuna (örneğin Yunanistan’ın toplam nüfusuna) yakın öğrenci nüfusu, Türkiye’nin yakın geleceğinde ülke kalkınmasına katkıda bulunacak. Daha yakın senelere kadar Batı’nın ‘pazar’ olarak gördüğü Türkiye, sadece Avrupa’da pazar aramıyor, fakat, Batılıların önceden beri pazar olarak kullandıkları ülkelerde de kendi ürettiği malları satar duruma gelmiş bulunuyor. İşte hızla gelişen ve nüfusu devamlı artan bir Türkiye, Batı’yı endişelendiriyor.

Bu makale toplam 81 kez okunmuştur.
Makale tarihi: 2010-02-12 02:02:48

Powered by DesignXUk
© Copyright 2005-2010 Haber Newspaper All rights reserved.
Haber Newspaper RSS Feeds